November 4, 2019

October 15, 2018

May 28, 2018

Please reload

Son Yazılar

Hayat ne kadar güzel?

November 4, 2019

 

Zaman kavramının izafiyeti üzerine laf ebeliği yapacak değilim. Aynı zaman diliminin hepimiz için çok farklı bir ritmlerde aktığından neredeyse eminim.

 

Mesela, günlüğüme neredeyse hemen her gün bir şeyler karalamış olmasam, Brüksel'e yerleşmemin üstünden bugün itibariyle tam iki yıl geçtiğini anlamamın imkanı yok. 

 

Özellikle "bugün" bir şeyler paylaşmak istememin birkaç nedeni var:

  • Yıl dönümleri geriye bakıp, bir değerlendirme yapmak için en ideal zaman bence, onun ivmesini kaçırmak istemedim.

  • Neredeyse tüm yıl gündemimi meşgul eden çalışma iznimin yenilenmesiyle ilgili olumlu kararın çıkması ve onunla gelen rahatlama hissiyatını sizlerle paylaşmak iyi olur diye düşündüm.

  • Ve son olarak, Türkçe yazma ve konuşma yetimde ufaktan bazı sapmaların olduğunu farketmem ve buna en iyi ilacın yazmaya devam etmek olduğunu düşünmem.

Hazırsanız başlayalım.

 

Ara ara gelen sorulardan biri bu yurtdışı deneyiminin bana neler kazandırdığı üstüne.  Uzun zamandır ben de kafa yoruyorum aslında.Yalnızca yurtdışında yaşamak üstüne değil; ev, aile kavramları, çalışma hayatının ritmi, bunların benim zihnimde nasıl bir dönüşüm geçirdiği, kendimi nasıl gördüğüm, tanımladığım, nereye doğru evrildiğim vb. bir çok konu....  Kimseyi detaylara boğmak niyetinde değilim tabii, zaten tek bir yazıya sığdırmak da mümkün olmaz.

 

O yüzden birkaç cümleyle özetlemeye çalışacağım:

 

İlk yılım kısaca "adaptasyon sancıları",  ikinci yılım ise "ani değişimler ve belirsizliklerle zihinsel, ruhsal ve fiziksel mücadele"yle geçti diyebilirim sanırım.

 

Birinci yıl günlükleri

 

Adaptasyon sancıları; malumunuz, hayata sıfırdan başladığınız her dönem için kaçınılmaz. Benim özelimde yalnızca yeni bir ülke ve şehir, yeni bir dile, işe, kariyer yolculuğuna adaptasyon değil; yepyeni ve kompleks bir bürokratik yapıyla tanışma ve ilk kez bu kadar uluslararası bir topluluk içinde kendimi kabul ettirme deneyimi oldu. 

 

Bilmeyenler için minik bir parantez: Brüksel, Avrupa Birliği'nin başkenti. Bu da şu demek, Avrupa Birliği ile ilintili konularda çalışan ya da okuyan hemen herkesin bir şekilde yolunun düştüğü minik bir şehir.

 

Yaklaşık bir milyonluk nüfusun yüzde 62'syle 72'si arasının kökeni Belçika değil.

Bu ve benzeri istatistikler Brüksel'i Avrupa'nın birinci, dünyanın ise (Dubai'den sonra) ikinci en kozmopolit şehri yapıyor. Muhattap olduğunuz her kişinin geldiği ülke, kültür, davranış biçimleri sizin o kişiyle iletişiminizin tonunu etkiliyor.

 

Benim özelime dönecek olursak... İlk yılım, beni daha önce tanıyıp, burada çalışmaya davet eden kişilerin güvenini boşa çıkarmama çabasıyla; beni hiç tanımayıp (hatta AB dışından olup nasıl da AB işlerine bulaştığımı anlayamayan) ve içten içe sürekli hata yapmamı kollayan insanlarla baş etme mücadelesi arasında geçti diyebilirim.

 

Hayatım boyunca kendimi ilk kez yetersiz ve beceriksiz hissettiğim; rekabeti, insanların birbirinin ayağını kaydırma çabalarını, adeta Game of Thrones entrikalarını, ilk kez bu kadar yakından gördüğüm bir süreç. Sanırım daha basite indirgeyemezdim. 

 

Sonuç ise şu:  Dünyanın binbir köşesinden gelen insanların buluştuğu çalışma ortamında hemen herkesle mümkün olduğunca iyi iletişim kurmayı başarabilmem ve tam bir buçuk yılın ardından direktörlüğe terfi edilme müjdesi.

 

İkinci yıl günlükleri

İkinci yılımın ana teması, beklenmedik krizler ve değişimler. Tam alıştım, düzenimi kurdum, kendimi kabul ettirdim ve artık biraz olsun rahatlayabilirim diye düşündüğüm noktada, en olmaz dediğim olayların yıl başından itibaren bir bir başıma gelmesi...

 

Öncelikle, çalıştığım şirketteki büyümeye paralel yaşanan, yeni yapılanma süreci çalıştığım departmanı ve iş arkadaşlarımın rollerini doğrudan etkiledi.

 

Daha önce sınırlı bir role sahipken, yılın tam ortasında bir anda şirketin stratejik planlama ve karar alma süreçlerine dahil olduğum, kendi ekibimi sıfırdan yaratmak zorunda kaldığım,  eğittiğim ve onların performanslarından da sorumlu olduğum bir role büründüm. Kulağa ilk etapta hoş gelebilir belki ama her anı koşturmaca ve kriz çözmeyle geçen aylardan bahsediyoruz.

 

Rutin işler ve krizlere ek olarak, bu yılıma damga vuran bir diğer gelişme de çalışma iznimin yenilenmesi süreciydi.

 

Nisan ayında bürokratik işlemlerin hazırlıklarına başladığım, bulunduğum şehre sunduğum profesyonel ve ekonomik katkıları en ince ayrıntısına kadar dokümente etmek zorunda kaldığım, neredeyse sabah akşam ne yiyip içiyorsam onları bile paylaştığım dosyamı Haziran ayında teslim ettim ve beklemeye başladım.

 

Yaz tatilimin tam ortasında aldığım teknik sorular dışında kimseyle iletişim kuramadığım bir belirsizlik halinden bahsediyoruz. Bu sürecin zihnen ne kadar yorucu ve yıpratıcı olduğunu elbette en iyi yaşayanlar anlıyor.

 

Şu zamana kadar başardıklarınız, içinde yaşadığınız ülkenin kurallarına, kültürüne uyumunuz ne olursa olsun, bu bekleme süreci özgüveninizin yerle bir olduğu; tüm niteliklerinizin, yetilerinizin bir kenarda tutulup, geldiğiniz ülkenin uluslararası arenadaki itibarına bağlı olarak değerlendirildiğinize ilişkin şüphelerinizin tavan yaptığı bir süreç. 

 

Özetle psikolojik olarak direncinizin sınırlarının zorlandığı bir sınav. 

 

Sonuç: Aylar süren heyecan, haftalar süren uykusuz gecelerin ardından olumlu kararın biraz rötarlı da olsa nihayet çıkması. 

 

Son iki yılımın özeti bu şekilde. ProjectPost30la ilgilenecek motivasyonumun olmamasının arkasında da tüm bu yaşadıklarım yatıyor.

 

Bu süreçten çıkardığım iki ders var aslında:

 

Ders1* Zorlu koşullarla ve belirsizlikle mücadelede, dışarı çok belli etmesem de aslında pek de dayanıklı olmadığımı farketmem.  Sanırım bir çoğumuz da bunun farkında değiliz. Bu nedenle ne yapıp edip, er ya da geç, mümkünse sıkıntı yaşamadan önce bedensel-zihinsel-ruhsal denge ve direncimizi kuvvetlendirmemiz, buna yönelik yöntemlerle tanışmamız şart. 

 

Tam da bu mevzularla ilgili geçtiğimiz günlerde teknolojideki hızlı ilerleme nedeniyle değişen işgücü piyasası ve istihdam modelleriyle ilgili bir etkinliğe katıldım. 

 

Dijitalizasyon ve kimi sektörlerde otomasyonun giderek daha fazla ağırlık kazanması iki temel sorunu doğurduğundan bahsediliyordu:

 

A-Tam zamanlı iş kontratlarının yerini, atipik dediğimiz, part-time, esnek, dönemsel kontratların alması. (Son araştırmalara göre Avrupa Birliği sınırları içinde çalışanların yüzde 40'ı serbest meslek sahibiymiş mesela.)

B- Artık linear, yani doğrusal, kariyer yolculuklarının sonuna gelmiş olmamız. Eskiden annelerinizin, babalarınızın sahip olduğu o iş güvencesinin ve emekliliğin büyük ölçüde garanti altında olduğu, iş hayatınız boyunca kariyerinizi değiştirmek zorunda olmadığınız bir dünyanın sonu... 

 

ProjectPost30'da çoğunlukla gönüllü değişimlere değiniyoruz, oysa bu konunun gelecekte bir zorunluluk hatta "normallik" olması durumu söz konusu. Tüm eğitim ve iş yaşamınızı inşa ettiğiniz alanın elinizden uçup gitmesiyle, hayata bambaşka bir alanda başlamak zorunda kalmanız çok da uzak değil.  

 

İşte tüm bu nedenlerle ortaya çıkan ani değişimler ve belirsizlikler, çalışanlarda şimdiden "stres, depresyon ve burn-out  (bizim dilimize "tükenmişlik sendromu" olarak geçen) " şeklinde tezahür etmeye başladı bile. AB iş piyasasında her altı çalışandan birinin depresyonla mücadele ettiğinden bahsediliyor.

 

Psikolojide olduğu kadar insan kaynakları literatüründe de kullanılan, Adversity Quotient (AQ)  denen bir kavramla tanıştım yakın zamanda. IQ (entelektüel zeka diye çevriliyor sanırım) ve EQ'yu (duygusal zeka) daha sık duyuyoruz. AQ, diğerlerine kıyasla daha yakın zamanda hayatımıza girmiş ama ileride çok daha sık duyacağımız bir zeka tipi. Özetle belirsizlikle ve değişimle mücadele etme kapasitesi, ya da "dayanıklılık zekası" olarak çevirebiliriz sanırım.

 

Neler yapılabilir?

 

Avrupa çapında bu konuyla ilgili bir seferberlik söz konusu. Avrupa Birliği'nin kendisi, serbest meslek çalışanlarının sosyal güvenliklerinin daha sağlan olduğu  bir altyapı üstünde bir süredir çalışıyor. Ne zamana hayata geçeceği ve her bir AB üyesi ülkenin ne şekilde uygulayacağı henüz meçhul. Bu düzenlemelerin belirsizlik ve değişim dönemlerinde çalışanları biraz olun rahat ettirmesi amaçlanıyor.

 

Devletlerin yanı sıra özel sektör kurumları da ellerini taşın altına koymaya başlıyor. Çalışanların becerilerini yenilemelerine ya da yeni beceriler kazanmalarına imkan tanıyacak eğitim modellerini hayata geçirmek bu uygulamalardan yalnızca bir tanesi. Bir anda işinden olma riskiyle karşı karşıya kalan kişiler en azından fazladan bir bilezikle yeni iş arayışına çıkabiliyor. IBM Turkiye'nin Insan Kaynaklari Lideri Pinar Yucealp'in bundan birkac yil once verdigi roportaja goz atabilirsiniz mesela.

 

Bizi yeni dünyanın koşullarıan hazırlayacak altyapılar hazırlanadursun, bir yandan biz bireysel olarak neler yapabileceklerimizi de araştırmaya başlayalım.

 

Ben çareyi meditasyonda buldum mesela. Farklı yöntemleri araştırdıktan sonra, bana en uygun olan metodu tespit edip, daha da önemlisi düzenli olarak yapmaya başladım. Elbette konunun uzmanı değilim hala. Ama şunları söyleyebilirim:

 

Meditasyon, yaşadığım olaylara yalnızca öznesi olarak değil, dışarıdan bir göz olarak bakmama imkan sağladı. Geçmişe takılıp kaldığım ya da gelecek endişesinden kendimi yiyip bitirdiğim anları minimuma indirip, bugüne ve bu ana odaklanmamda büyük katkısı oldu. Meditasyon pratiğiyle kendimle gerçekten başbaşa kalabilmeyi ve kendimi farklı bir biçimde dinlemeyi başardım. 

Son aylarda içinden geçtiğim bu belirsizlik ve stres sürecinde, hemen her gün yataktan kalkıp, günlük telaşlarla baş etmemi sağlayan enerjiyi ve gücü büyük ölçüde meditasyon sayesinde yakaladım.

 

Meditasyonla ilgili bilgi almak isterseniz, Kemal ve Rüya'yla olan söyleşimize ve Patika'ya göz atabilirsiniz.

 

Zorluklarla mücadele konusunda ilham verecek şu TED konuşmalarına da bakabilirsiniz. 

 

 

 

Ders 2* Bu iki yılın ardından çıkardığım ikinci ders ise, sosyal ilişkilerimizin hayattaki yol haritamızın en temel belirleyicisi olduğu.

 

Aileniz, yakın dostlarınız, iş arkadaşlarınız, onlarla olan iyi ilişkileriniz hayata karşı direncinize düşündüğünüzden çok daha büyük ve olumlu katkısı sunuyor.

 

Bu yüzden sorunların üstesinden tek başınıza gelemediğiniz, belirsizlikten bunaldığınız anlarda yakınlarınıza danışmaktan, onların yardımını istemekten çekinmeyin. Ellerinden somut bir katkı gelmese de, sizi ve sorunlarınızı pür dikkat dinlemeleri bile fayda sağlayabilir. Yakınlarınızdan aldığınız gücün yeterli gelmediği noktalarda ise profesyonel destek almaktan asla çekinmeyin. 

 

Susan Pinker'ın TED konuşmasından da ilham alabilirsiniz :)

 

Biraz uzun ve daldan dala atlayan bir yazı oldu galiba. Bir yıllık aradan sonra yazmamın telaşını ve heyecanını mazur görürsünüz umarım. 

 

En kısa zamanda kendimden çok daha az bahsettiğim yeni bir blog yazısıyla görüşmek üzere!

 

PS: Fotoğraflar bana ait.

İlk fotoğraftaki duvar yazısı "Que bonita es la vida" yani "Hayat ne güzel!" diyor.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Takip edebilirsiniz