November 4, 2019

October 15, 2018

May 28, 2018

Please reload

Son Yazılar

Sevdiğiniz işi yaparken sahiden çalışmıyormuş gibi mi hissediyorsunuz?

November 20, 2017

 

İnsan hayalini kurduğu işi yaparken bile, bazı anlarda her şeyi bırakıp gitmek isteyebiliyor.

 

Gösterdiğiniz çabanın karşılığını alamadığınızda, işe yatırdığınız parayı tümüyle kaybettiğinizde, hak ettiğiniz parayı bir türlü kazanamadığınızda, hakkınız yendiğinde, demotive edildiğinizde, müşterinizden, iş arkadaşlarınızdan kötü eleştiriler aldığınızda ya da hiç müşteri bulamadığınızda ... Tüm bunlar yüzünden uykularınız, yeme düzeniniz, özetle sağlığınız alt üst olduğunda...

 

Liste elbette uzayıp gider.

 

Yabancıların "burn-out", bizim şu sıralar bilinçsizce "tükenmişlik sendromu" diye dilimize pelesenk ettiğimiz o beynin yanması hissiyatını iş yaşamında hiç yaşamayan varsa, ayakta alkışlıyorum.

 

Bundan iki buçuk yıl önce tam zamanlı işimi bırakma kararı vermemde bu hissiyatın büyük etkisi vardı.

 

Yeni düzenime adaptasyonda işler biraz daha karışık. Şimdilik ikinci haftayı geride bıraktım. Geçen hafta bir an önce eğitimleri es geçip esas işe odaklanmak istiyorum diye yazmıştım. Bu tez canlılığım aynı zamanda belli ki hayatım boyunca başımın da belası olacak.

 

Normalde işe tamamen adapte olmak için "kendini hiç sıkma, rahat ol, etrafı incele, gözlemle, kendine Şubat'a Mart'a kadar zaman ver" diyen Direktörüm, baktı ben rahat durmuyorum, bir anda beklentileri yüksellti. Bu haftadan itibaren oradan oraya koşturup sunumlara, toplantılara girmeye başlıyorum. Bir yandan da hissediyorum. bu beynin yanması hali ileride başıma musallat olacak. Ama neyse ki hayata bakışım artık daha farklı, bunun olabileceğini şimdiden hissedip, ona göre önlemleri alacağım :) 

 

Eskiden nasılsa burada da her fırsatta bir şeyler okumaya ya da dinlemeye çalışıyorum. Yeni düzenimi hala Türkiye saatiyle yaşadığım için sabahları bize göre en geç 5'te (size göre 7'de) açılıyor gözüm. Havalar sıcak olsa yürüyüşe ya da koşuya gideceğim ama gözüm kesmiyor. Hastalıkla uğraşacak lüksüm de yok açıkçası. Ama baharı burada karşılarsam, o parkların ve ormanların koşu parkurlarını ağlatacağımdan emin olabilirsiniz. 😉 

 

Geçtiğimiz hafta takipçisi olduğum Jon Westenberg'in bir yazısında en başta bahsettiğim konuya değiniliyordu.  Jon sevdiğiniz iş kabusa dönüştüğünde iki seçeneğiniz var diyor. İlki o işi gerçekten bırakmak ve hayatı sıfırlamak. İkincisi ise daha zor olanı, yani her şeye rağmen devam etmek.

 

İlkinde sıfırdan başlamanın maddi ve manevi yükünü üstünüzde bir süre taşımayı göze alıyorsunuz, sonucunun nereye varacağını bilmeden. İkincide ise her türlü strese, başarısızlık riskine rağmen sadece çabaladığınız için bile kendinizle daha barışık olma ihtimaliniz artıyor. 

 

Yazının en sevdiğim bölümü burada başlıyor. Severek yaptığınız işi her daim başarıyla, aynı motivasyonla icra etmek mümkün değil. Ama her zaman nefes alacak anlar yaratmak, biraz kendinizi toparlayıp o tutkunun, heyecanın peşinden kendinize gelip gitmek mümkün.

 

Bunun için yabancıların "sabbatical" dediği kafa dinleme izni de alabilirsiniz, bir hafta sonunu Adalar'da da geçirebilirsiniz. Hayat rutininizde değişikliğe gitmek de işe yarayabilir. Ya da özel hayatınızda size yük olan bir konuyu ortadan kaldırıp rahatlamak da. Herkes kendini, neyin iyi geleceğini biliyor, o yüzden her birimizin ilacı kendinde. 

 

Bununla birlikte daha önemli olduğunu düşündüğüm başka bir boyuttan daha bahsedeceğim. O da "kişisel amacınızın" (personal purpose) ne olduğunu bilmek ve onu kendinize hatırlatmak. Meslekler, işler, pozisyonlar... Hepsi eninde sonunda gelip geçici. Oysa hayattaki esas amacınızın, olmak istediğiniz kişinin ne olduğunu çözerseniz, herhangi bir işin sizi soktuğu dar boğazdan çıkmanız çok daha kolay olabilir. Bunu öylesine söylemiyorum, bu konuda akademik çalışmalar yapan insanlar var.

 

Geçtiğimiz hafta "Business Communication" başlıklı yeni bir online ders almaya başladım. İlk dersin ilk videosu da bu konuya değiniyordu. İzlemenizi öneririm mutlaka.

 

O videonun makale formatında  da Mark Twain'in şu sözüne yer veriliyor, görür görmez kalbimden vuruldum tabii:

 

The two most important days in your life are the day you are born and the day you find out why.  (Hayatınızın en önemli iki gününden ilki doğum gününüz, ikincisi ise neden doğduğunuzu keşfettiğiniz gün.)

 

Dönüp dolaşıp varoluşumuzun anlamına, yani kendimizi daha yakından tanıma mevzusuna geliyoruz gördüğünüz gibi. Bu keşif hangi işi yapmak istediğinizi bulmanız kadar o işe kavuştuktan sonra sürdürebilir kılmanız için de bir o kadar gerekli belli ki. 

 

Konfüçyus'un "Sevdiğin işi yaparsan tek bir gün bile çalışmış sayılmazsın.” sözünü aklımın bir köşesine koysam da, işlerin öyle yürümediğini biliyoruz. Burada önemli olan her türlü zorluk için zırhınızı takınmak, pes etmemek. Zorlukların her an her yerde karşınıza çıkabileceğini bildiğiniz, daha doğrusu farkında olduğunuz noktada da zaten gerisi sadece zihnen bununla mücadele etmekte bitiyor.

 

Henüz tükenmişlik sendromunun kıyısında bile değilim elbette ama ileride bu hislerin zihnimi kemirmeye başladığını hissettiğim noktada bu yazdıklarımı hatırlatmaya çalışacağım kendime. Umarım siz de aklınızın bir köşesinde tutarsınız.

 

Keyifli bir hafta geçirirsiniz umarım!

 

PS- Yazıya eşlik eden görsel Brüksel duvarlarından

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Takip edebilirsiniz