Search
  • Gökşen Çalışkan

COVID-19 ve "Çalışma hayatının geleceği" tatbikatı


"İlginç zamanlarda yaşayasın!"

(May you live in interesting times! - Çinliler'in meşhur bedduası)


Bugün tüm dünyayı etkisi alan COVID-19 krizinin Çin'den çıktığını düşünürsek, işler daha ironik ve ilginç bir hal alabilir miydi, bilmiyorum sahiden.


Bir yandan iklim krizi (ve yeterince hafife almayışımız); öte yandan terör, mülteci krizi, bir de üstüne küresel bir salgın...


İklim krizinin diğer tüm krizlerin de üstünde olduğunun bilincinde olsak da (umarım öylesinizdir) , nedense "öncelikli kriz" yarışında bir türlü başı çekemiyor. Tam sıra ona gelecekken dünya kendisini bambaşka bir krizin ortasında buluyor.


Biz Türkiye'de gündemin hızlı değişimine alışığız, ama gelin görün ki Avrupa bizim kadar randımanlı değil. Her geçen gün yaşanan yeni gelişmeler, her yeni gelişmenin doğurduğu yeni önlemler hepimizin başını döndürüyor.


COVID-19 salgının temelinde elbette insan sağlığının tehdit altında olması var, ama maalesef yalnızca bununla sınırlı değil.


Benim ilgimi çeken esas konu bu dönemde çalışma hayatının geçirdiği hızlı dönüşüm.


Uzaktan çalışma ve güven sorunu


ProjectPost30'un temellerinin atılmasında da büyük etkisi olan, son yıllarda dilimizde pelesenk olan "Çalışmanın geleceğil" (Future of Work) tartışması şu anda bir nevi tatbikattan geçiyor.


Yıllardır esnek ve uzaktan çalışmanın faydalarından bahsederken, hala dünya genelinde kamu ve özel kurumlarımda dirençle karşılaşmak mümkün(dü). Gelin görün ki, coronavirüsü sayesinde neredeyse bu dirneç sıfıra inmek zorunda kaldı.


Her ne kadar Türkiye'deki bazı arkadaşlarımdan hala iş yerlerinin ofise çağırdığı durumlar olduğunu duysam da; öyle ya da böyle, ha bugün ha yarın bu bakış açısı değişmek zorunda kalacak. (Burada elbette işin devamlılığının uzaktan da sağlanabildiği iş kollarından bahsediyorum sadece)


Ortada bir "zihniyet" ve "güvensizlik" sorunu olduğu aşikar. İşverenlerin çalışan gözünün önünde değilse işten kaytaracağına ilişkin inancını kastediyorum.


COVID-19 salgını bu açıdan hepimize öğretici nitelikte olacak. Başka bir çarenin olmadığı durumda, iş devamlılığı için gerekecek esnek çalışma biçimleri birbirimize olan güveni ve aslında dayanışmayı pekiştirecek.


Sonuç olarak hepimiz aynı gemideyiz, herkesin üstüne düşen sorumluluğun farkında olması ve yürütülebilecek her işin gerçekleşebilmesi insanların birbirine güveniyle mümkün.


Altyapı ve bilgi eksikliği


Sorunlar, uzaktan çalışma kararı alınmasıyla bitmiyor elbette. Bir sonraki aşama, uzaktan çalışma pratiğinin ne derece gerçekleşebildiğinde, yani altyapının ne kadar hazır olduğunda .


Basit bir örnek, bu hafta içi öğrendik ki, Avrupa Birliği'nin Yürütme organı Avrupa Komisyonu'nun teknik altyapı kapasitesi bile çalışanlarının uzaktan çalışmasına yetecek seviyede değilmiş. Buyrun...


Bir çok şirket ya da kamu kurumu altyapısı hazır olsa dahi, zamanında eğitim verilmemesi sebebiyle, pratik sorunlar yüzünden sendeliyor. Buna benim çalıştığım kurumlar da dahil.


Henüz bir gotomeeting ya da zoom uygulamasına dokunmamış, daha önce herhangi bir cloud programına evinden erişmemiş o kadar çok insan var ki.


COVID-19 insanların bu alanda da kendilerini geliştirmesini mecbur kılacak, geleceğe bir tık daha adapte olmuş olacağız anlayacağınız. Artık uzaktan toplantılar yürütmek, ıvır zıvır sohbetlerle fazla vakit kaybetmeden, daha az ve öz içerik üstüne konuşmak "normalimiz" olacak.


Bir konferansa katılmak için binlerce km gitmemize gerek kalmadan, bilgisayarımızdan bir tıkla erişim mümkün olacak.


Kalabalık networking etkinliklerine henüz bir çare yok bildiğim kadarıyla ama eminim yakında ona da bir çözüm buluruz.


COVD-19'tan alınacak iki önemli ders


Az önce bahsettiğim gibi, COVID-19'in insan sağlığında ve ülkelerin sağlık sistemlerinde yarattığı tahribatın yanı sıra dünya ekonomisinin de çalkalanmasına neden oldu.


Özellikle özel sektörde ciddi bir silkelenme hali var. Salgının şirket gelirlerini yılın en erken 2. çeyrek sonuna kadar azaltacak olması, borsalardaki şiddetli çalkantı, sosyal hayatın sekteye uğramasıyla insanların harcamalarında yaşanacak düşüş ve daha nice olayın hepsi içiçe geçmiş durumda.


Yakın tarihte gördüğümüz üzere ekonomik krizlerin faturaları çoğunlukla orta ve alt kesime çıkarılıyor. Bir çok şirket şimdiden aşamalı olarak kriz senaryolarını hazırlamış durumda. Nakit akışında yaşanacak sıkıntılar insan kaynağının gözden geçirilmesiyle sonuçlanacak, maaş kesintileri, ücretsiz izine gönderme ya da işten çıkarmayla...


Avrupa'da bir çok hükümet bu riski minimize etmek amacıyla şirketlere maddi yardım planlarını açıklamaya başladı.


Temennim olaylarım o son raddeye gelmeden normale dönmesi tabii ama bugüne bakarsak COVID-19'dan çıkarmamız gereken iki önemli ders var:


Birincisi, birikim yapmanın önemi.


Özellikle küçük ölçekli şirketlerde yılın her döneminde nakit akışını sürekli kontrol altında tutulması ve her yıl bütçe yaparken "contingency" yani beklenmedik durumlar için pay ayrılması büyük önem taşıyor.


Bireysel bazda bizim yapmamız gerekense, gelirimizin bir kısmını hiç dokunmadan ayırmak. Uzmanlar aylık bazda kişisel harcamalarınıza bağlı olarak, üç ila altı ay arası kazancınızı kenara koymanızı öneriyor. Tabii bu şu anki sorununuza çare olmayabilir ama en azından aklınızın bir kenarında dursun, birikim için en doğru zaman hep "şimdiki zaman" derler 🙂.


İkinci ders ise, işlerimize alternatifler yaratmanın gerekliliği.


Bu tarz hiç umulmadık kriz zamanlarında elimizde olmayan sebeplerle işlerimizden olmak hiç de ihtimal dışı değil.


O sebeple, hele de şu sıralar bolca evde vakit geçirmeye başlamışken, fırsat bulduğunuzda farklı alanlar konusunda araştırma yapmaya ya da doğrudan online ders almaya başlayabilirsiniz. (Fikriniz olması açısından, şu linklere bir bakın- Coursera, Edx, Khan Academy ya da Udemy )


Eğer İngilizce takip edebilirim derseniz, dünyaca ünlü üniversitelerin şu dönemde herkese açtığı dersler varmış, onlara da bakabilirsiniz.


Şu anda ciddi ve hızlı bir adaptasyon sürecinden geçiyoruz. Eminim yakın zamanda yeni "normalimize" kavuşacağız.Kimin yeni gerçekliğe ne kadar hızlı adapte olmasına bağlı olarak yeni düzenin kazananları belirlenecek.


Yazıyı, yer yüzünde en sevdiğim terapist olan Esther Perel'in konuk olduğu bir podcastteki hatırlatmayla bitireyim.


Daha önce bahsetmiştim sanırım, Esther Perel dünyaca ünlü bir ilişki terapisti. Yalnızca partnerler- arkadaşlar arası ya da ailevi ilişkilere değil, iş dünyasındaki ilişki dinamikleriyle de ilgileniyor.


Söyleşi sırasında, Avusturyalı psikiyatr ve yazar Victor Frank'e değiniyor Perel.


Vıctor Frank'in 1942-1945 yılları arası ailesini kaybettiği Auschwitz ve Dachau’daki Nazi toplama kamplarında geçirdiği zamanları kaleme aldığı "Hayatın Anlamı" isimli kitabı dünyada hala en çok okunanlar arasında.


Frank'in o kamplarda yaşadığı zamanla bugünü birebir kıyaslamamız mümkün değil elbette ama onun hayata bakış açısından ilham almamızda da bir sakınca yok.


Victor Frank'in o dönem yaşadıklarından hareketle geliştirdiği Logo terapi özetle şunu söylüyor:


Hayatta kontrol edemediğimiz, elimizden hiçbir şey gelmeyen durumlarla karşılaşmamız çok doğal ve kaçınılmaz. Kimi anlarda en temel insan haklarımız elimizden alınabilir ya da büyük ölçüde kısıtlanabilir.


Böyle zamanlarda unutmamamız gereken; hayatlarımızın son saniyesine kadar elimizden alınamayacak bir tek şeyin olduğu, o da başımıza gelenler karşısında verdiğiniz tepkiler.

Yani olaylara nasıl baktığımız, nasıl yorumladığımız ve üstüne ne tepki verdiğimiz, nasıl hareket ettiğimiz.


Acı, kayıp, hayal kırıklıkları, hangi alanda olursa olsun hayatlarımızın parçası. Bunun farkındalığı bile, bizi bir sıfır öne geçirebiliyor. Farkındalık acımızı azaltmıyor belki ama acıyı farklı bir biçimde yaşayabilmemize imkan tanıyor.


COVID-19 sayesinde tüm dünya büyük bir acı içinde.


Her bir acıdan, kayıptan çıkaracağımız dersler bize bir sonraki zorluk için direnç olarak geri dönecek.


Yalnızca bireysel bazda değil, tüm insanlık adına önemli dersler çıkarmamızın şimdi tam zamanı!



~Fotoğraf Getty Images'den

184 views