Search
  • Gökşen Çalışkan

"Duygusal bir argümanı mantıkla asla yenemezsin"


Birkaç hafta önce mezunu olduğum Mülkiye'nin OHAL kapsamında çıkarılan KHK'larla ihraç edilen öğretim üyelerinin (Faruk Alpkaya, Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent) katıldığı ve üniversiteden bir çok arkadaşımı yıllar sonra bir arada görme fırsatı bulduğum bir söyleşide buluştuk. Buluşmanın teması Türk anayasa tarihiydi ama tabii ki referandumu, ülkenin içinden geçtiği süreci ve geleceğimizi tartıştık.

O akşam erkek olan iki arkadaşımla iş hayatında, özellikle de özel sektörde kadının konumu üzerine sohbet ettik biraz. Bir süredir erkeklerin bu sorunun çözümünün aktif bir parçası olması için neler yapabiliriz diye kafa patlatıyorum, ara ara buradan da paylaşıyorum biliyorsunuz. Profeyonel tarafta bu anlamda iletişimde olduğum erkekler çoğunlukla daha üst düzey yöneticiler. Çünkü dayanak noktamız "üst düzey erkek liderler ve yöneticiler konuyu sahiplenirlerse, alt kademeler zaten benimser" yaklaşımı. Ama o akşam farkettim ki, daha genç erkek profesyonellere bu konu henüz yeterince dokunmuyor. Özellikle de erkek emeğinin daha yoğun olduğu sektörlerde kadın çalışanların kendilerine yer bulmasının zor olduğunu düşünen büyük bir kitle olduğunu, hem de bu kitlede benim yakından tanıdığım dostlarımın da olduğunu gördüm.

Arkadaşlarımdan biri konuyu sadece kadın özelinde değil, genel bir "çeşitlilik" başlığı altında değerlendirmek gerektiğinden bahsetti. Tamam, başlık "çeşitlilik" olsun; içinde kadın, eşcinsel, engelli vb. görece iş yaşamında görece kendine daha az yer bulan herkesi katalım. Ama unutmayalım, kadınlar dışında yer alan çeşitliliğin unsuru diğer aktörler, ne yazık ki kadınlar gibi nüfusun yarısı etmiyorlar.

Burada savunduğumuz nokta, nüfusumuzun yarısını oluşturan kadınların potansiyelinden yararlanamıyor olmamız. Artık eski çağlardaki kas gücünün daha hakim olduğu iş kollarını robotlara devretmeye başladık. Kas yerine beyin gücünün hakim olduğu iş alanlarında kadın ve erkeği nasıl ayrı tutmakta inat ediyoruz, hala aklım almıyor. Kadınların ekonomik hayata katılımının ülke refahına ve büyümesine olumlu katkısının neler olduğunu zaten ben uydurmuyorum, bunu binlerce ekonomik rapor ortaya döküyor.

Hadi ekonomik büyümeyi bir kenara bırakalım, daha eşit olduğunuz bir aile ortamında çocuğunuzun daha sağlıklı yetişeceği ihtimalini göz ardı edebilir misiniz? Eşinizin, sevgilinizin sizin evde biraz daha sorumluluk almış olmanızdan dolayı yaşadığı huzur ve mutluluk size yol,su, elektrik olarak dönmez mi? İş hayatında da durum aynı. Sorumluluklarınızı paylaştığınız, farklı bakış açılarını deneyimleme imkanı bulduğunuz iş ortamları daha verimli, yaratıcı ve katma değeri yüksek işler ortaya çıkarmaz mı?

Her seferinde üstüne basa basa söylediğimiz gibi bu bir zihniyet ve davranış değişimi meselesi. Ev ve çocuk bakımının anneye yüklendiği, erkeğin sadece eve ekonomik katkı sağlayan kişi olarak konumladığı noktada ilerlemek zaten mümkün değil.

Ne yalan söyleyeyim, biraz hayal aleminde yaşadığımı farkediyorum. Çevremdeki yaşıtım olan erkeklerin ev işlerinde daha fazla rol almaya başladığını yada çocuk bakımına en az anne kadar dahil olmak istediklerini zannediyordum.

Konuyu dillendirdikçe yanıldığımı duyuyorum ve maalesef görüyorum.

Tam bunlarla ilgili kafa yorarken size daha önce bahsettiğim bir Victor Cheng Efendi vardı ya, imdadıma yetişti.

Geçen haftalardaki bir yazısında ABD'nin son 40 yılda tek bir davayı bile kaybetmeyen avukatlarından Gerry Spence'in bir sözünü paylaştı:

"Duygusal bir argümanı mantıkla asla yenemezsin."

Karşındaki insan sen ne kadar mantıklı hareket edersen et, konuya duygusal yaklaşıyorsa ikna şansın çok düşük. Bir başka ifadeyle, diğer insan mantıksız davranıyor ve tepki veriyorsa, sizin de mantıklı olmanızın hiçbir mantığı yok :)

Cheng Efendi'nin deneyimi burada daha net devreye giriyor:

Her bir iletişim 4 ana kanal üzerinden yürütülüyor diyor:

-Sözlü (Yani söylediğinizin gerçek manası)

-Sözlü olmayan (Esas söylediğinizden bağımsız olarak ne demek istediğimiz)

-Mantık (Söylediğimiz ve kastettiğimiz şeyin mantığı)

-Duygusal (Söylediğimiz ya da kastettiğimiz şeyin karşımızdaki kişide nasıl bir his yarattığı, nasıl yorumladıkları ve ne algıladıkları)

Konuyla ilgili çok basit bir örnek veriyor:

Diyelim ki siz bir yöneticisiniz ve sizin için çalışan bir ekip arkadaşınızdan Cuma günü, Pazartesi gününe bir rapor yetiştirmesini istiyorsunuz:

"Gökşencim şu raporu pazartesi sabah 9'da benimle paylaşmış ol, olur mu?

Normal şartlarda mesaj gayet açık, net, teslim tarihi belli.

Peki, benim zihnimde o nasıl canlanıyor dersiniz:

"Aylar öncesinden o haftasonu programım olduğunu söylemiştim halbuki. Cuma akşamından bunu söylemesi bana işkence etmekten başka bir şey değil. Neden haftasonumu da iş için harcamak zorundayım ki?"

Mevzuyu anladınız sanırım. Verilen mesaj ne kadar belirgin olsa da, bendeki yansıması tamamen "duygusal".

Muhtemelen biz erkeklere toplumsal cinsiyet eşitliği konusunu açtığımızda da ne kadar mantıklı konuşursak konuşalım olaylara duygusal yaklaşıyorlar. Örneğin "şimdi kadınlarla eşit olursak, ben koltuğumdan mı olacağım", "eğer eşim iş hayatında daha fazla yer alırsa ister istemez eve olan ilgisi ve bakımı da azalacak" "annem işe giderse ben eve geldiğimde yemek bulamayacak mıyım".... Ve tabii daha nicesi...

Sanırım erkeklerin, toplumsal cinsiyet eşitliğini sahiplenmesindeki en kilit yer burası. Bundan birkaç ay önce nedense onları somut verilerle etkileyebileceğimize inancım daha yüksekti; yani ekonomik büyümeye etkisi, verim artışı, çalışan memnuniyeti vb. ölçülebilir veriler onları daha kolay ikna edebilir diye düşünüyordum.Ama gerçekten bu yalnızca minik bir ilerleme olarak dönüyor bize.

Onları duygusal noktalardan etkilemek lazım. İlk etapta aklıma gelen ve zaman zaman aramızda da konuştuğumuz babaların kız çocuklarının olması halinde onların en iyi eğitimi alarak, iyi kariyer sahibi olmalarını istemeleri. Kimse çocuğunun daha kötü koşullarda çalışmasını istemez sonuçta.

Eminim buna benzer bir çok noktayı bulabiliriz. Lütfen siz de paylaşın görüşlerinizi.

Bu anlamda kesinlikle incelemenizi önereceğim bir websitesi var. Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliğinin neden önemli olduğunu ve bu konuya nasıl katkı sağlayabileceklerini tartıştıkları MARC (Men advocating real change) .

Hocalarla sohbete dönecek olursak, orada da ülkedeki dönüşümü sağlayacak ana aktörlerden birinin kadınlar olduğu ve bu neden toplumsal cinsiyet eşitliğinin giderek daha fazla önem kazanacağı konusu gündeme geldi. Bunun ortamdaki en ateşli savunucusu da Faruk Hoca'ydı. Kendisini boşuna çok sevmiyorum :)

Bu anlamda etkinlikte ProjectPost30'dan da bahsetme imkanı buldum . Ayrıca artık değişim için birbirimizi farklılaştıran noktalara yoğunlaşmak yerine bizi bambaşka konularda birleştiren ortak noktalara odaklanmamız gerektiğine inandığımı söyledim.

Hocalar bu noktada ideolojisi, siyasi görüşü, cinsiyeti ne olursa olsun ihraç edilme süreçlerinin farklılıklara sahip bir çok insanı nasıl bir noktada buluşturabildiğine, her birinin hocalarına yardım için nasıl seferber olduklarına değindi.

Ben de benzer bir şeyi ProjectPost30'da yaşıyorum mesela. Birbirinden çok farklı eğitim alanlarına, iş deneyimlerine, siyasi ve dini inançlara sahip bir çok kadın hikayelerini paylaşıyor benimle. Onları birleştiren nokta ise kariyerlerinde önemli bir dönüşüm yaşamış olmaları. Bunları kimi isteyerek, kimi zorunluluktan gerçekleştiriyor ama eninde sonunda ortak bir noktada buluşup en azından birbiriyleriyle diyaloga girebilecekleri bir zemin yaratmış oluyorlar. Bence esas değişim bununla başlayacak. Farklılıklarımızı törpüleyip, ya da eskiden bizi ayrıştıran noktalar yerine bizi bir araya getiren farklı değerlere tutunarak.

Çarşamba güzel bir hikayeyle tekrar buluşmak üzere!

PS: Bu haftaki blog yazısına eşlik eden görsel, New York'da yaşayan Kenya asıllı sanatçı Wangechi Mutu'nun "Yo Mama" isimli eseri.

#WangechiMutu #YoMama #victorcheng #marc #gerryspence #mülkiye

0 views