Search
  • Gökşen Çalışkan

Güveninizi duygusal mı bilişsel mi alırdınız?


Yıl başından bu yana devam eden yoğun çalışmaların büyük bölümünü Mart'ın ilk haftasında tamamladıktan sonra, ayın geri kalanında kendimi yollara vurdum.

Seyahatin ilk durağı ailemi ve arkadaşlarımı görmek için Ankara'ydı. Bazen iş için sabah gidip akşam döndüğüm oluyor ama, bu kez birkaç gün kalmayı başardım.

Ankara seyahatimde babamla bolca sohbet etme imkanımız oldu. Herhalde hayatımın hemen her alanında en büyük destekçim olduğu kadar, beni en çok eleştiren kişi de ta kendisidir. Onun bakışına göre yapıcı eleştiri insanı kamçılar, daha iyisini yapması konusunda motive eder. Tanıyanlar bilir, hiçbir eleştirisi de temelsiz olmaz, o yüzden mecbur, kulak veririm.

Sohbet ettiğimiz konulardan biri de ProjectPost30'du elbette. Bu iş için de babamın eleştirisi hazırdı.

Projenin bu haliyle çok dar bir kesimi kapsadığını ve Anadolu'daki değişim hikayelerine ulaşmadığı sürece misyonunu gerçekleştiremeyeceğini söyledi.

Kabul ediyorum Anadolu'dan hikaye paylaşmak fikri çok iyi. Bu konuda benim biraz daha cevval olmam ve tabii oralara gitmek için vakit ve nakit yaratmam lazım. Eğer hikayesinin paylaşılmasının iyi olacağını düşündüğünüz tanıdığınız birileri varsa, lütfen mesaj atın. Ya da o kişi sizseniz hiç durmayın, hemen yazın!

Ankara'nın ardından yolculuğum birkaç Avrupa ülkesinde devam etti.

İlk olarak Amsterdam'a geçtim ve en yakın dostlarımdan biri olan Şilili Elio ve onun arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirme fırsatım oldu. Elio bir süredir Avrupa'nın farklı şehirlerinde eğitim görüyor. O ve arkadaşlarıyla sohbetlerimizden birinin teması kültürlerarası iletişimdi. Hollanda'da alışılmadık gelen bir çok konu arasında onları en rahatsız edenin Kuzey Avrupalılar'ın mesafeli tavırları olduğunu söylediler. Anlattıklarına göre, örneğin bir akşam bir davet ya da partide sizinle aynı okuldan biriyle tanışıyorsunuz ve bütün gece çok eğleniyorsunuz. Ertesi gün okulda karşılaştığınızda o kişi sanki sizi tanımıyormuş gibi davranıyor, yüzünüze bile bakmıyor.

Amsterdam sonrası Almanya'ya geçtim ve Almanlar'a ilişkin benzer bir yorumu orada yaşayan Türk kökenli bir başka arkadaşımdan da aldım. Onun vakası iş hayatına özgüydü.

Geçen haftaki blog yazısında biraz bahsetme imkanım oldu, uzun yıllar yurt içinde ve dışında farklı kültürlerle iç içe yaşadığım için insanların hal ve hareketleriyle ne kastettiklerini anlamak konusunda biraz daha deneyimli olduğumu düşünürdüm hep. Son aylarda farklı kültürlerin ve ülke vatandaşlarının benzer olayları nasıl ve neden farklı yorumladıklarını anlatan okumalar içinde boğulurken buluyorum kendimi. Her seferinde de aslında ne kadar az şey bildiğimi farkediyorum.

Yukarıdaki iki vakayı arkadaşlarımdan dinledikten sonra seyahatimin bir sonraki durağı Brüksel'de tesadüfen bir kitaba denk geldim. ABDli kültürlerarası iletişim uzmanı ve danışmanı Erin Meyer'ın The Culture Map isimli çalışması.

Kitap her ne kadar iş yaşamında çok kültürlü ortamlarda çalışmak, ekip ya da şirket yönetmek durumunda kalan kişilerin nasıl daha sağlıklı iletişim kurabileceklerine odaklansa da, sosyal yaşama da adapte edilebilecek çok faydalı bilgiler içeriyor.

Bu kitapla tam da liseyi yurtdışında okuduğum dönemde tanışmış olsaydım, eminim kariyerimi bu alanda inşa etmek için çabalardım.Gerçi bunu ProjectPost30'un kurucusu olarak benim söylemem biraz ayıp tabii. Değişim için hiçbir yaş geç değil diyoruz sonuçta :)

Muhtemelen bu kitaptan bir çok şeyi size aktarmaya devam edeceğim ilerleyen günlerde.

Şimdilik sadece yukarıda verdiğim iki örnekle ilgili olduğunu düşündüğüm bie noktaya değinmek istiyorum.

Kitapta insanların birbirine güvenmesini sağlayan ve kültürlerimize işlemiş iki güven kodu bulunduğu yazıyor: Biri "bilişsel güven", diğeri ise "duygusal güven".

Bilişsel güven o kişinin yaptıkları, performansı, başarıları ve yeteneklerine bağlı olarak ortaya çıkan güven duygusuna karşılık geliyor.

Duygusal güven ise insanların birbirine kendilerini açtıkları, arkadaşlık kurdukları, empati yapabildikleri durumlarda ortaya çıkan güven duygusu.

Kitapta hukukun çok iyi işlediği ve herhangi bir açıklık bırakmadığı Kuzey Avrupa ülkeleri, Almanya, ABD, Kanada gibi ülkelerde insanların birbirine güven duymasının ve kendilerini daha fazla açmalarının ön koşulunun, önce o kişinin işini hakkıyla yaptığının görülmesi olduğundan bahsediliyor.

Bu insanlar için özel hayat ve okul-iş hayatı birbirinden farklı mecralar. Bir akşam sizinle sohbet etmesi ve eğlenmesi size sonrasında güvenebileceği anlamına gelmiyormuş örneğin. Bu güveni sağlamak ancak uzun bir zamana yayarak mümkün.

Oysa bizim gibi insan ilişkilerini ve duygusal bağı önemseyen toplumlarda güven, iş ve özel hayat sınırının kalkmasıyla mümkün oluyor. Bizde düşünsenize, bir gece önce rakı masasında sohbet ettiğiniz, eğlendiğiniz insanın ertesi gün yüzünüze bakmadığını...

Bizimle aynı kategoriye Güney Amerika, Orta Doğu, Afrika ülkeleri ve Japonya da giriyor.

Bizim gibi duygusal güvenin hakim olduğu toplumlarda iş yaptırabilmek ya da yaptığımızın işin karşılığını almak için hukuka güvenmek tek başına yeterli olmuyor. Zira çevremde nice insanın elinde sözleşmeyle hala sıkıntı yaşadığını görebiliyorum. O yüzden iş yapılan kişiyle duygusal bir bağ kurmak bizde büyük önem taşıyor. Japonya elbette bunun istisnası.

Dediğim gibi umarım kitabı okuma imkanı bulursunuz. Ben günlerdir elimden düşürmüyorum.

Hem kendimizi, içinde bulunduğumuz kültürü hem de dünyayı anlamak adına inanılmaz bir başucu kaynağı.

Bu arada siz kendi kültürel duruşunuzu anlamak için Harvard Business Review'deki bu testi çözebilirsiniz. Seçtiğiniz ülkeye göre skalanın neresinde yer aldığınızı görebiliyorsunuz. Benim biraz normlarım şaşmış ama yine de Türk kültürüne yakın duran özelliklerim de çıktı :)

Son olarak hazır Ankara'ya gitmişken, babamdan da hep İstanbul'dan hikaye paylaşıyorsun azarını yemişken bu hafta Ankara'dan bir hikaye paylaşayım istedim. Ama Anadolu'ya açılmakla kastettiğimiz elbette bu değildi :) Bu konuda önerilerinizi ayrıca bekliyorum.

Bu hafta pek aşina olmadığımız hidrobiyoloji alanından insan kaynakları sektörüne geçiş yapan harika bir kadınla tanışacaksınız. Hidrobiyoloji nedir, hidrobiyolog ne yapar bu vesileyle onu da öğreneceğiz :)

Çarşamba günü görüşmek üzere !

PS: Bu yazıya eşlik eden görsel feminist sanatçı Judy Chicago'nun 1974-1979 yılları arasında sergilediği The Dinner Party isimli enstalasyonundan.

Eserdeki üçgen formundaki masa, tüm kenarlarından tam bir eşitlik halini temsil ediyor. Ayrıca üçgen hem biçimsel olarak vajinaya, hem de Hıristiyanlıktaki teslis inancına gönderme yapıyor.

Masanın üzerinde tarih ve mitolojideki kadınları anmak adına, 33 adet oturma yeri bulunuyor. Bu temsili oturma yerlerinde, her bir kadının sembolünü veya ismini gösteren işlenmiş bir masa örtüsü, tabak ve peçete var.

The Dinner Party enstalasyonu kadın ve erkek sanatçıların ortak bir işi. Kullanılan el işi örtüler ve dantellerle, aslen kadınlarla özdeşleştirilen el sanatları, erkek egemenliğinde üretilen güzel sanatlara karşı övücü bir üslupla sergileniyor.

#judychicago #thedinnerparty #theculturemap #erinmeyer #duygusalgüven #bilişselgüven

0 views