20

ARALIK
2017

Bir süredir kendi değişim sürecimin sancılarını paylaşıyorum sizlerle. Bir başka ülkede, bir çok kuralı sıfırdan öğrendiğim bu yepyeni düzene geçiş, haliyle hem fiziksel hem de ruhsal bir dizi iniş çıkışı ve yorgunluğu da beraberinde getirdi. 

 

Hayatımdaki bu hareketlilik, ProjectPost30 cephesine atalet olarak yansıdı farkındaysanız. Bu geçiş sürecinde tanıştığım ve hikayelerini sizlerle paylaşmayı sabırsızlıkla beklediğim yerli-yabancı bir çok kişiyle henüz söyleşi yapamadık. Onu geçiniz; haftalar önce sohbet ettiğimiz Gökçe Saygın Batista'nın nefis hikayesini paylaşmam bile uzun zaman aldı.

 

Yeni yıl tatili de yaklaşırken, bulduğum ilk fırsatta onun serüvenini yayınlamak için kolları sıvadım. 

 

Gökçe'yle ABD ve Avrupa arası, Skype üzerinden görüntülü gerçekleştirdiğimiz söyleşimizde size yalnızca seslerimiz yansıyor tabii. Ama emin olun, İstanbul'dan New York'a uzanan hikayesini paylaşırken Gökçe'nin gözlerinde gördüğüm pırıltı ve heyecan sesinde de aynı yoğunlukta tınlıyor.

 

Söyleşimizi doğrudan dinlemek isterseniz, aşağıdaki kutuya tıklayabilirsiniz. Ama önden bir özet alayım derseniz, okumaya devam edin lütfen.

MİMARLIK BİLGİSİNİ EĞİTİM TUTKUSUYLA BULUŞTURAN GÖKÇE'NİN KITALAR ARASI DEĞİŞİM SERÜVENİNE KONUK OLUYORUZ

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde peyzaj mimarlığına başlamasının ardından mimarlıktan da dersler alarak çift anadal yapmaya karar veriyor Gökçe. Toplamda yaklaşık sekiz yıl sürecek bu eğitim sürecinin önemli bir ayağını da stajlara harcadığı mesailer oluşturuyor. 

 

Yaptığı stajlar sayesinde Bozcaada'dan Zeugma'ya kadar uzanan geniş coğrafyayı keşfeden Gökçe, bu deneyim sayesinde mimarlık ve peyzajın birbirinden farklı uygulama alanlarına şahit olduğunu söylüyor.

İş yaşamında yapabileceklerinin sınırsızlığı karşısında Gökçe'yi üniversite döneminde heyecanlandıran bir alan daha çıkıyor: Çocuk oyun alanları tasarlama . O dönemde İTÜ'nün kütüphanesinde bulduğu kaynaklarla, bugün New York'da yaptıklarının tohumlarını attığından bihaber biçimde, bu ilgisini her geçen gün kendi çabalarıyla derinleştiriyor. 

 

Üniversite eğitiminin son dönemlerinde çalışmaya karar veren Gökçe, kendi deyimiyle mobilya satan bir şirketten, fidanlığa kadar pek çok  alanda kısa süreli iş deneyimleri kazanıyor.  

 

Sekizinci senesinde tek bir ders yüzünde bir dönem uzayan okul, Gökçe'nin içindeki çocuk gelişimi ve psikolojisi ilgisini eyleme dökmesine vesile oluyor. Önce bu alanda yüksek lisansa başlıyor.

 

Bir yandan para da kazanması gereken bu dönemde Doğa Derneği'yle yolları kesişiyor ve kendini, mimarlık yapmak yerine Türkiye'yi tıpkı staj dönemindeki gibi karış karış gezdiği, farklı alanlardan bir çok uzmanla iç içe çalıştığı bir iş yaşamında buluyor. Ancak bir süre sonra gönlünde yatan mimarlık tutkusunu bir şekilde açığa çıkarma ve aldığı eğitimin hakkını verme dürtüsüyle Doğa Derneği'nden ayrılarak bir mimarlık ofisinde çalışmaya başlıyor. 

 

Gelin görün ki, aradığının ofiste mimarlık yapmak olmadığını anlaması yalnızca bir ayını alıyor. Potansiyelini hiçbir şekilde kullanamadığını itiraf ettiği bu sürecin ardından Gökçe'nin hayatına bir arkadaşından aldığı ilhamla bir heyecan yerleşiyor:  New York'a taşınma hayali 

 

Bu arada hayal kelimesini özellikle kullanıyoruz, çünkü ortada ne somut bir plan, ne bir iş teklifi, ne de orada hayatını idame ettirecek maddi bir imkanı var Gökçe'nin o sıralar.

Tam da bu belirsiz heyecanın olduğu dönemde imdadına, eski işverenlerinden biri yetişiyor ve Gökçe'ye kısa süreli bir iş teklif ederek ihtiyacı olan maddi desteği sağlıyor.  İki buçuk aylık çalışmanın ardından Gökçe soluğu sahiden New York'ta alıyor. O süreçten bahsederken, yıllar süren eğitim, staj, serbest zamanlı çalışmaların tamamının aslında bir arayışın parçası olduğunu ve New York'un da o arayışın tamamlandığı yer olduğuna değiniyor Gökçe. 

 

Şehre vardığı ilk zamanlarda içini bir korkunun kapladığını da itiraf ediyor: "Hiç bilmediğim bir yerde, tamamen kendimleydim" diyor.

 

Büyüdüğü topraklardan bambaşka bir kıtaya gelen Gökçe'nin bir başka hayali ise yıllardır zihninde şekillenen ve çocuklara dokunan projesini hayata geçirmek.  New York'dan aldığı ilham ve enerjiyle bir süre sonra ortaya arKiDect çıkıyor.

arKIDect Nedir?

ArKIDect, çocuklara mimari bilgiler üzerinden farklı düşünme biçimlerini gösteren bir tasarım atölyesi. Bu fikrin hayata geçisinde yalnızca Gökçe'nin mimarlık ve çocuk oyun mekanlarına ilgi duymasının değil, aynı zamanda kendi çocukluk döneminde öğrenmeyle ilgili yaşadığı sorunların da etkisi var. Her çocuğun öğrenme sürecinin ve yönteminin farklı olabileceği fikrinden hareketle ortaya çıkan arKIDect'le Gökçe, çocukların mimarlık ve çevre ilintili konular aracılığıyla problem çözme yetilerini ve tasarım bilgilerini gelişmesine katkı sunuyor. 

 

Gökçe'nin yorumuna göre çocuklar kendi öğrenme metodlarını keşfettileri zaman başkasına ihtiyaç duymuyorlar. Bu da arKIDect projesini daha da önemli kılıyor. ​​

 

Bu nefis projeyi 2012 yılında hayata geçirmesinin ardından işler biraz aksıyor. 

O dönemde ABD'de Sandy Fırtınası yaşanıyor ve New York'ta kasırgaya karşı dayanıklı bina yarışmaları düzenleniyor. Bu yarışmalara katılması ve devamında ödül almasıyla birlikte dikkat çekiyor ve oluşturduğu portfoyüyle New York'un büyük tasarım firmalarından birinde işe başlıyor. Günde neredeyse 17 saat süren bir çalışma temposunun içine giren Gökçe, ne kendisine ne de arKİDect'e istediği zamanı yaratabiliyor. Yoğun çalışmayla geçen 3 yılın ardından NYC Park Departmanına iş başvurusunda bulunuyor ve kabul alıyor. Şu anda çocuk oyun alanları ve rekreasyon alanları gibi kamusal projelerde çalışıyor. Adeta mutlu son!

Yeni çalışma düzeni arKIDect'e de zaman bırakıyor elbette. Hem okullarda dersler veriyor, hem de tüm bu derslerden edindiği deneyimleri kitaplaştırma projesini geliştiriyor. Bir sonraki adım ise tüm yaptıklarını, başka öğretmenler de yetiştirecek şekilde bir okula dönüştürmek.

İnsan neden korkar ?

Son 5-6 sene içinde yaşadıklarını gözünün önünden geçirdiğinde, özellikle zorlu zamanlarda seni ayakta tutan şey neydi diye soruyorum, söyle yanıtlıyor:

 

"Ben kendimi adeta attım bu durumun içine. Önce gideyim, sonra düşünürüm dedim. İlk bir kaç hafta çok korktum, hatta sonunu göremediğim, paniklediğim anlar oldu. Ama tek bir motivasyonum vardı. Önce kendime sordum, "insan neden korkar?" diye.  Çünkü bilinmedik bir şey var orada, ondan korkuyorsun. Ama bu korku karşısında kafanda saçma senaryolar yaratıyorsun. Onların saçma olduğunu farkettiğin ve aslında korkunun olduğu her yerde potansiyel olduğunu da gördüğün anda, bu durum güzel bir oyun haline dönüşüyor. Korkuyu engellemenin yolu yok belki, ama eğer gerçekten fiziksel bir tehditle karşı karşıya da değilseniz, aslında yersiz bir duygu. Bu demek ki yeni bir şeye başlıyorsun ve orada muhteşem bir potansiyel var."

 

Hayatında büyük değişimler için adımlar atan insanlara kendisinin yaptığı gibi bir deliliği önerir misin diyorum. Önemli bir noktayı daha hatırlatıyor sözleriyle Gökçe:

 

"Hayatta attığımız adımların hiçbirini tek başına başarı ya da başarısızlık addetmemek lazım. Herkesin başarı gösterdiği alan, hayatlarındaki dönem birbirinden farklı olabiliyor. Birinin dünyanın bir ucundan diğerine tek başına gitmesi başarı olabilirken, örneğin bir kişinin yıllarca bir ofis ortamında çalışması benim asla yapamayacağım ama çok takdir ettiğim bir durum" diyor. 

Gökçe'yle sohbetimizde emin olun ilginizi çekecek daha bir çok detayı bulacaksınız. Tamamını dinlemek için aşağıdaki kutuya tıklayın lütfen. 

 

Gökçe'nin çalışmalarına kişisel websitesi üzerinden ulaşabilirsiniz. ArKIDectle ilgili gelişmeler içinse  hem websitesini hem de  Instagram hesabını takip etmenizi tavsiye ederim. 

Keyifli dinlemeler!

ArKIDect workshoplarından bir kare
 New York, New York !